PEYGAMBERİMİZİN HAYATI
Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:
İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve
ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen
peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz,
genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü
Mekke'de doğdu. İslam tarihi kaynakları, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e
kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz.
Peygamber'in yirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak
Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun
Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre
Adnan'a kadar Rasulullah'ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b.
Abdülmuttalib b. Ha-şim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka'b b.
Lüeyy b. Galib b. Fihr b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b.
İlyas b. Mudar b. Nizar b. Me'add b. Adnan.
Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah,
ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti.
Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre'nin
reisi Vehb b. Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı,
çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme adetine sahip
oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından
ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da
amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı.
Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinin
kollarından Benü Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre
Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından
Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve
sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her
kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili,
yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belağata
önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk
yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca
fesahat ve belagatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde
geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında
fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa'd kabilesi arasında
yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride
üstleneceği ilahî risalet görevi için hem bedenen, hem de ruhen
burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk yaşından
itibaren yürüttüğü İslam'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir
ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan
mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi
layıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir
bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle
çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı
havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı
bir şekilde gelişme imkanını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan
güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride
muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir peygamberin
şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının
uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden
Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için
hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride
peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından,
bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp,
Cenab-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında
tutması şeklinde cereyan ediyordu.
Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yanında iken vuku
bulan "Göğsünün yarılması" (Şerhu's-Sadr veya Şak-ku's-Sadr)
olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir.
Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli iki melek tarafından
yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve
saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine
konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, ruhen davete hazırlanmış
oluyordu.
Şerhu's-sadr olayından sonra süt anne Halime tarafından Mekke'ye
getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim
edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine'nin yanında
kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanına alarak
Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı
yıl kadar önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş
olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken
henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Amine
aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık
hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine
refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi
Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir
muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına
bastı. Abdülmuttalib'in temsil ettiği Haşimoğullarının
Mekke'deki itibarı ile Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet
ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan
kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup
çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı
duyulan, sözüne itibar ve itaat edilen bir reis haline gelmesini
sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kabe duvarına bitişik olarak sırf
kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi
hüviyetini taşıyan Daru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli
problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi
Abdülmutta-ib'in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed,
Daru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait
müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o
yaşlarından itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya
çıkan problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî,
içtimaî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını
yakından görüp idrak ediyordu. Hz. Peygamber sekiz yaşına
geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı
bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan
ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları
arasında, Hz. Muhammed'in babası Abdullah'la ana-baba bir kardeş
olan Ebû Talib'e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz
yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû Talib'in yanında
kalmıştır.
Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de
çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz.
Peygamber'in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz
yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i değil, aynı zamanda diğer
Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber'in
aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir.
Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli
olanlarından birisi, Hz. Peygamber'in Rahib Bahîra ile
karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken
amcası Ebû Talib ile birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir
kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir
mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahîra
adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber'deki
özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son
peygamber olabileceği kanaatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı
kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak islam'ın doğuşunda
Hristiyan rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib Bahîra'nın dinî
telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî şuuru
geliştirerek ileride İslam'ı ortaya attığını iddia ederlerse de,
İslamiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile
Hristiyanlığın temeli olan teslis inancının asla bağdaşamaz bir
karakterde oluşu, İslam'ın Hristiyanlık'da mevcut teslis
düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece
asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.
Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda
diğer amcaları ile birlikte Mekke, dışına yapılan bazı ticari
seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların
farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri
hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha
sonraları İslam'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade
etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O'nun
peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir.
Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi, müstakbel Peygamberi
ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk
ve sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu.
Mekkelilerin dinî bir ayini ve bayramı olan Büvane'ye çocukluk
yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz.
Muhammed, adet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada
hazır bulundurulan bir puta tapmak için sıraya girdiğinde, henüz
kendisine sıra gelmeden ilahi bir ikaz ile puta tapmaktan
alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir
baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na
putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar.
Tabiidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibaren
hayatı boyunca asla hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına
kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş,
onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına
almaktan hoşlanmadığını belirtmişti. Geçim sıkıntısı çeken
amcası Ebu Talib'e yardırcı olmak için gençlik yıllarında
Mekkelilere ücretle çobanlık, yapan Hz. Muhammed, çobanlığı
sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu
havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda
muhakeme ve idrak gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan
Cenab-ı Allah'ın varlığı ve birliğini, O'na eşler koşmanın
sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı
ve meşakkatler O'nu ruhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı
günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek
Mekke'de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan
şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz
Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin
içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu
işret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer
yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şe-kilde
engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye
teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı. Hz. Peygamber yirmi
yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar
Harbi vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte
olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının
gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti.
Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın
O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda
tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra
dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve
iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudul ise hemen bu
savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber,
cemiyet meselelerini yakînen tanımış, cahiliye toplumunda
güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında
zalimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü.
Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret
kervanı Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve
aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed'in amcası Ebû
Talib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını
sağladı. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice'den
altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye,
Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de
babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek
hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını
taşıyordu. Hz. Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için
kendisine Ebu'l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar
bunlardan başka Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu
daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin
Abdullah'ın lakabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra
doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye'dendir. Hz.
Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat
etmişlerdi. Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber
Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış,
bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı.
Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru
sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes
hakkında iyimser gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun,
muhtacın elinde tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı
gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile derhal
temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp
sevdiği bir kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler
kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lakabını vermişlerdi. Hz.
Peygamber'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kabe tamiri
olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l Esved'in yerine konması
meselesinde Mekke Sülaleleri arasında çıkan ve kanlı bir
çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun
edecek bir tarzda ve adil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan
güveni daha da artırmıştı. Allah'ın mukaddes evi Kabe'nin tamiri
dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu
ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O'nda bu
yıllardan itibaren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir
de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler,
ahlaksızlıklar, din adına icra edilen sapıklık ve akılsızlıklar
eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi cahilî bir toplumdan
kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir
süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz
beş yaşından itibaren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle
Ramazan ayı boyunca Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak
kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini
geçirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve
azametini, O'nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve
zayıflığını düşünüyor; Rab Teala'nın insanlara sonsuz
nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî,
siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü
durumları hatırlıyordu, işte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber'i
ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal
melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de
eriştirdi.
Peygamberliği ve Mekke Dönemi:
Böylece kendisine verilecek ilahî risalet görevini
üstlenebilecek bir seviye ve vasata geldiği bir sırada, kırk
yaşında iken yine böyle bir uzlet anında Hıra mağarasında,
Cenab-ı Hakk'ın peygamberlere vahiy getirmekle görevli meleği
Cebrail (a.s), O'na ilk vahyi, Alak Suresi'nin ilk beş ayetini
getirdi. Artık Allah'ın Rasülü, insanları hak din olan İslam'a
çağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak
davaya gönül verebilecek yakın arkadaşlarından, gerçeği kabul
edebilecek kabiliyetde olan, fıtratı bozulmamış, düşünme
istidadı körelmemiş kişilerden başladı, ilk önce O'nu sevgili
eşi Hz. Hatice tasdik etti. Erkeklerden Hz. Ebubekir,
çocuklardan Hz. Afi, azadlı kölelerden Zeyd b. Harise kendisine
ilk iman eden kimselerdi. Ardından Hz. Ebübekir'in de
aracılığıyla Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvam,
Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebu Ubeyde b.
el-Cerrah, Sa'id b. Zeyd, Abdullah b. Mes'ud gibi şahsiyetler
müslüman oldular. Hz. Peygamber ilk üç yıl davetini gizli
sürdürdü. Yalnız bu gizlilik, İslam'ın esasları ve prensipleri
açısından değildi. İslam, sır perdeleri arkasında, gizli saklı,
esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz bir takım düşünceler ve
doktrinler ihtiva eden bir din değildi. Onun esasları gayet
açık, net, anlaşılır, sade, arı duru olup akıl ve mantığa da
uygun idi. Aynı şekilde bu gizlilik, İslam'ın sadece belli bir
zümreye has bir grup dini oluşundan da değildi. Aksine İslamiyet
cihanşümul bir din olup bütün bir beşeriyetin hidayet ve
saadetini hedeflemişti. Ancak Hz. Peygamber'in ilk üç yıl
davetini gizli sürdürmesi, çevredeki insanların İslam'a karşı
takındıkları düşmanca tavırdan, inanç ve ibadet hürriyeti
tanımayacak kadar insafsız ve bağnaz oluşlarından
kaynaklanıyordu. Müslüman olanların mallarına ve canlarına bir
zarar gelmemesi, filizlenmekte olan İslam davasına acımasız bir
balta vurulmaması açısından gizli davete gerek duyulmuştu. Bu
safhada Hz. Peygamber faaliyetini genellikle davet merkezi
edindiği Daru'l-Erkam'dan yürütmüştür. Burası ilk iman
edenlerden el-Erkam b. Ebi'l-Erkam'ın Kabe karşısında Safatepesi
yamaçlarındaki evi idi. İlk müslümanlardan bir çoğu islam'ı
burada kabul etmişler, Hz. Peygamber'in eğitimine burada mazhar
olarak İslam'ın eşsiz esaslarını ruhlarınaa ve hayatlarına
burada nakşetmişlerdi. Hz. Peygamber burada İslam davasına gönül
bağlayarak mallarını ve canlarını bu hak dava uğrunda fedadan
çekinmeyen sadık, vefalı ve ihlaslı bir kadroyu oluşturmakla
meşgüldü. O, biliyordu ki böyle bir kadro olmaksızın İslam
davasının ortaya çıkıp yayılması mümkün değildir. Bu bakımdan
Hz. Peygamber'in bu devredeki icraatı ashabını birbirine
kenetlendirmiş ve aralarında mükemmel bir bağlılık
oluşturmuştu.
İşte Hz. Peygamber İslam davası etrafında böyle bir kadro
oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncü yılından itibaren
İslam'ı açık açık tebliğ etmeye başladı. Kureyş müşriklerinin
İslam'ı engellemek için başvurdukları çok çeşitli çareler, Hz.
Peygamber'e ve İslama samimiyetle bağlı kadro elemanlarına engel
olamıyordu. Bu arada Mekke müşrikleri özellikle korunmasız
müslümanlara insaf ve vicdana sığmayan eziyet ve işkencelerde
bulundular. Bu işkenceler karşısında Hz. Peygamber, isteyen
müslümanların Habeşistan'a gidebileceklerini belirtip hicret
izni verince, nübüvvetin beş ve altıncı yıllarında
müslümanlardan birer grup l. ve II. Habeş hicretlerini
gerçekleştirdiler. Mekkeli müslümanların böylece Mekke haricine
İslam'ı taşımaları, müşriklerin hınç ve kinini artırmıştı. Ama
Cenab-ı Hakk'ın yardım ve inayeti sebebiyledir ki İslam'a
gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin yayılmasına yardımcı
oluyordu. Mesela azılı müşriklerden Ebû Cehil'in bizzat Hz.
Peygamber'e yaptığı sözlü ve fiili bir sataşma, Kureyş arasında
şahsiyeti ve kuvvetiyle büyük bir itibara sahip olan Hz.
Hamza'nın müslüman olmasını sağladı. Ardından Mekke idare
meclisi Daru'n-Nedve'de alınan Hz. Peygamber'i öldürme kararını
uygulamak için harekete geçen güçlü şahsiyet Ömer b. el-Hattab,
Hz. Peygamber'i öldürmek üzere O'nu ararken aslında ayakları onu
hidayete sevkediyor ve Ömer'in gücü islam saflarına yeni bir
heyecan ve şevk katıyordu. Arka arkaya Hz. Hamza'nın ve Hz.
Ömer'in müslüman olmaları, Kureyş müşriklerinin gözünü bir süre
yıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuşlardı. İşte bunu
izleyen günlerde Habeş muhacirlerinden bir kısmı Mekke'ye geri
döndü. Ancak bu sırada müşrikler yeniden şiddete başlayıp,
cehalet ve bağnazlıkla bağlandıkları ata dinlerini, zulme dayalı
olduğu için İslam'ın ortadan kaldıracağı şahsî çıkar ve
menfaatlerini, batıl tahakküm ve zorbalıklarını kurtarabilmek
için akıl almaz çarelere başvurmuşlardı. Bu türden olmak üzere
hem müslümanlar, hem de müslümanları koruyan Haşimoğulları,
peygamberliğin yedinci senesi île onuncu senesi arasında tam üç
yıl devam eden bir boykot ve muhasaraya maruz kaldılar.
Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan Haşimoğulları
ile hiç bir münasebette bulunmayacaklarına, her türlü ilişkiyi
keseceklerine, onlarla hiç bir şekilde alış-verişte
bulunmayacaklarına, oturup kalkmayacaklarına, kız alıp
vermeyeceklerine dair bir karar almış, bu kararı yazdıkları
sahifeyi Kabe'nin iç duvarına asarak dinî bir hüviyet de
vermişlerdi. Bu karara muhalefet eden, hem vatana, hem de dine
ihanet etmiş sayılacak ve en ağır şekilde cezalandırılacaktı.
Mekkeliler tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan bu
karar, elbette müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaşatmıştır.
Peygamberliğin onuncu yılında bu karar iptal edilip boykot ve
muhasara kaldırıldığı vakit müslümanlar peK ziyade sevinme
imkanı bulamadılar. Çünkü çok geçmeden Hz. Peygamber iki büyük
yakınını, amcası Ebû Talib'i ve eşi Hz. Hatice'yi üç gün arayla
ardı ardına kaybetti. Rasulullah'ın üzüntüsüne müslümanlar da
katıldılar ve bu seneye Hüzün yılı adını verdiler. Özellikle Ebû
Talib'in vefatı, Hz. Peygamber'in Mekke'de İslam'ı tebliğ
etmesini bir hayli güçleştirdi. Çünkü Ebû Talib'in sağlığında
Mekkeliler Ona hürmet duydukları için himayesine aldığı yeğenine
dokunmuyorlardı. Şimdi bu himaye ortadan kalktığı için Hz.
Peygamber her yerde sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu.
Böyle bir ortamda İslam'ı tebliğ etmek adeta imkansız hale
geldiğinden Hz. Peygamber, İslam'ı kabullenecek yeni bir kitle
aramaya başladı. Bu sebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Harise ile
birlikte bir gün gizlice Taife gitti. Ancak dolaylı
akrabalarından olan reislerinden gördüğü alaylı ve acımasız
muamele Hz. Muhammed'in derhal Mekke'ye geri dönmesini gerekli
kıldı. Hz. Peygamber şehirden gizlice çıkmıştı. Şayet bu durum
Mekkelilerce öğrenilmişse onun gidişi ülke dışına kaçma olarak
değerlendirilebilir ve kendisi siyasi suçlu sayılabilirdi. Bu
düşüncelerle Hz. Peygamber şehre ancak bir eman ve himaye
altında girmek gerektiğine kanaat getirerek müşriklerin ileri
gelenlerinden Mut'ım b. Adî'nin himayesini sağladı ve onun
koruması altında şehre girdi. Yıllar boyu Mekkelilerin İslam'a
karşı gösterdiği kin; düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle
devam eden ve insafsızca uygulanan toplumdan dışlanma ve
muhasara olayı, ardından Ebû Talib'in ve Hz. Hatice'nin
vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber'in himayesiz kalması ve
Mekkelilerin sataşmalarına maruz kalması, bunu takiben de Taif
halkının horlayıcı tavrı, her ne kadar Allah Rasulünün ümit ve
azmini kıramamış, davet şevk ve iştiyakını azaltamamış ise de,
şüphesiz bir beşer olarak O'nu üzmüş ve rencide etmişti. İşte
böyle bir durumda Hz. Peygamber'i sevindirecek ve Kur'an'dan
sonra en büyük mucizelerinden biri olan bir mucize meydana
geldi. Cenab-ı Hak, Rasulünü teselli etmek, bunca gördüğü
düşmanlıklara rağmen gösterdiği sabır ve sebat dolayısıyla O'nu
taltif edip lütuf ve ikramda bulunmak üzere katına çağırdı ve
Hz. Peygamber'in İsra ve Miraç mucizesi gerçekleşti. Bir gece
vakti Hz. Peygamber, bir an ifade edilebilecek çok kısa bir
zaman dilimi içinde önce Mekke'den Kudüs'e gitti. Oradan da
göklere yükselerek Rabbinin huzuruna çıktı; dünya ötesi alemi,
Cennet ve Cehennem'i müşahede etti. Böylece ruhen takviye
görmüş, Rabbi tarafından mükafaatlandırılmış olarak tekrar aynı
anda Mekke'ye döndü. Bu olaydan sonra Hz. Peygamber (s.a.s)
İslamî tebliğine yine devam ediyordu. Fakat İslam'ın kitlesi
olacak zümreyi arayışı genellikle Mekke'ye dış kabilelerden hac,
umre veya ticaret gibi maksatlarla gelen yabancılar arasında
oluyordu. Önceleri bu teşebbüsü bazen olaylı, bazen sert, nazik,
veya mütereddit, ama hep menfi bir tavırla karşılanıyordu. Ancak
nübüvvetin onbirinci senesinde Medine'nin Hazrec kabilesinden
altı kişi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp
kısa bir görüşmeden sonra O'na iman ettiler. Bu altı Medineli,
şehirlerine dönüşte Hazrec ve Evs kabileleri arasında İslam'ı
yaydılar. Ertesi senenin hac mevsiminde ikisi Evsli, onu
Hazreçli oniki kişilik bir heyet yine Akabe'de Hz. Peygamber'le
buluşup O'na bey'at ettiler, l. Akabe bey'atı olarak tarihlere
geçen bu görüşmenin akabinde Hz. Peygamber, İslam kadrosunun ilk
elemanlarından Mus'ab b. Umeyr'i davetçi olarak Medine'ye
gönderiyordu. Mus'ab'ın Medine'de bir yıl süreyle yaptığı
faaliyet öylesine verimli olmuştu ki İslam'ın bahsedilmediği ve
girmediği bir ev hemen hemen kalmamıştı ve Medineliler, Allah
Rasulünü şehirlerine buyur edip O'nu koruma konusunda her
tehlikeyi göze alacak bir kıvama erişmişlerdi. Peygamberliğin
onüçüncü yılında Medine'den gelen daha kalabalık bir heyet
Akabe'de Hz. Peygamber'le bir gece vakti gizlice buluşup II.
Akabe Bey'atı'nı gerçekleştiriyor ve şehirlerine göç ettiği
takdirde Hz. Peygaber'i ve Mekkeli müslümanları malları ve
canlarını korudukları gibi koruyacaklarına and içiyorlardı, işte
bu and ve karşılıklı söz vermelere İslam tarihinde "Akabe
bey'atları" adı verilmiştir.
Hicret ve İslam Devleti:
Mekkeliler bu görüşmeleri haber aldıkları zaman başlatılan yeni
baskılar, müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz. Peygamber'in
izni ile Ashab-ı Kiram gruplar halinde ve çoğunlukla gizlice
şehri terkedip Medine yolunu tuttular. Artık şehirde Hz.
Peygamber ve ailesi, Hz. Ali, Hz. Ebûbekir ve ailesi ile hicrete
imkan bulamamış olanlarla yakınları veya akrabaları tarafından
hicretleri engellenmiş kimseler kalmıştı. Müslümanların
Medine'de toplanarak zinde bir güç oluşturmaları, Mekkelileri
ürküten ve korkutan bir husus olmuştu. Bu günlerde sık sık
olağanüstü toplantılar yapan müşrikler, gizli bir celsede,
karşılaşılan bu zor problemi çözme yollarını aradılar. Yegane
kurtuluş yolu olarak Hz. Muhammed'in öldürülmesi görüldü.
Kararlaştırılan komplonun icrası için hazırlıklar yapılırken
Cebrail (a.s) vasıtasıyla durumdan haberdar olan Hz. Peygamber
de hicret için hazırlığa koyuldu ve hicrette kendisine yol
arkadaşlığı yapacak Hz. Ebûbekir'le önceden hazırladığı plan
gereğince geceleyin Mekke'yi terketti. Uzun ve zaman zaman
tehlikeli geçen yorucu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel
pazartesi günü Medine'nin banliyösü Kubâ köyüne geldiği zaman
Ensar ve Muhacirun'un O'nu karşılaması son derece heyecanlı ve
içten olmuştu. Hz. Peygamber bu köy halkının ricası üzerine
burada beş gün istirahat etti ve bu kısa istirahatı sırasında
bilfiil kendisi de çalışarak bir mescid inşa ettirdi. Kuba'ya
gelişinin beşinci günü sabahleyin buradan ayrılarak Medine
şehrine yöneldi. Günlerden cuma idi. Öğle vakti Ranuna adlı
mevkiye gelindiği vakit Hz. Peygamber burada durdu; ilk cuma
hutbesini îrad etti ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı.
Sonra yoluna devam etti. Şehirde bir bayram havası vardı. Büyük
küçük herkes yollara dökülmüş, coşkun bir tezahürat, sevgi ve
saygıyla Hz. Peygamber'i karşılıyor, şehirilerine ve evlerine
buyur ediyordu. Hz. Peygamber hiç kimsenin davetini reddetmiş
olmamak ve hiç kimseyi kırmamak için uygun bir çare buldu ve
üzerinde hicret ettiği devesi Kasvâ kendi haline bırakıldı;
devenin çöktüğü yere en yakın evde Hz. Peygamber misafir
olacaktı. Deve, şehrin orta tarafında iki yetim çocuğa ait boş
bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hane-i
saadetleri inşa edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû
Eyyûb Halid b. Zeyd el-Ensarî Hazretlerinin evinde misafir
kaldı. Böylece Hz. Peygamber'in hayatında ve davet faaliyetinde
yeni bir dönem, Medine dönemi başlamış oluyordu. Medine'de Hz.
Peygamber, İslam'a kucak açmış büyük bir kitleye kavuşmuştu;
İslam'ın bağımsızlığı ve hakimiyetini ilan edeceği bir vatana da
sahipti. Artık yapılacak şey, bu vatan sathında İslam cemaatını
teşkilatlandırmak, insanların birbirleri ile olan
münasebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkın
hakimiyetini sağlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir
devlete ihtiyaç vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi
bildiğinden, artık Medine'ye hicretin ilk günlerinden itibaren
O'nun davet merhaleleri arasında "devletleşme diye
adlandırdığımız safhayı gerçekleştirmek üzere çaba sarfetti.
Kuruluş günlerini yaşayan İslam devleti'nin idare merkezi,
hükümet binası, harp karargahı vs. gibi çok önemli hizmetler
verecek olan Mescid'i inşa etti. Mescide bitişik olarak bina
edilen suffa, İslam cemaatının bütün İslamî meselelerde
eğitildiği ve gerekli bilgilerin öğretildiği önemli bir
eğitim-öğretim müessesesi oldu. Bu sıralarda okunmaya başlanan
ezan, sadece namaz vaktinin geldiğini bildiren bir ilan değil,
aynı zamanda İslam hakimiyetini aleme haykıran bir sembol ve
şiar idi. Komşu devletlerle münasebetlerin tanzimi için henüz
hicri birinci senede ilk sınır tespiti gerçekleştirilmiş ve bu
sınırlar içerisindeki müslümanların gücünü belirleme açısından
Hz. Peygamber'in emri üzerine nüfus sayımı yapılmıştı. Ensar'dan
bir kişi ile muhacirun'dan bir kişinin bir araya getirilerek
İslam topluluğunun ikişer ikişer kardeşleştirilmesi ameliyesi
demek olan muahat , başka bir çok faydaları yanısıra İslam
Devleti'nin asıl unsurunu oluşturan müslümanlar arasında tam bir
kaynaşma ve dayanışma sağlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan
anayasa, müslümanların olduğu kadar Medine'de bulunan müşrikleri
ve Yahudileri de kapsamına alarak Hz. Peygamber'in devlet
başkanlığını bu gayri müslim azınlıklara da kabul ettiriyor ve
aynı ülkede yaşayan vatandaşlar olarak bu insanlar İslam'ın
hakimiyet ve koruması altına alınarak devlet açısından
güvenliğin sağlanması hedefleniyordu.
Hz. Peygamber, planlı ve sistemli bir şekilde İslam devletini
teşekkül ettirmek için içte bu tedbirleri alırken, elbette ülke
dışındaki güçleri de hesaba katmak gerekiyordu. Bu bakımdan
komşu devletleri tanımak, İslam varlığını onların resmen
tanımalarını sağlamak, iyi ilişkiler kurarak İslam'ın
yayılmasına imkan hazırlamak üzere Hz. Muhammed, çevresindeki
komşu kabileler ile ilişkiler kurdu. Bu arada müslümanlar
Mekke'de evlerini barklarını, mallarını mülklerini terkederek
dinleri uğrunda yurtlarından ayrılmış olmalarına rağmen İslam'a
kin ve husumetleri durmak bilmeyen Kureyş müşriklerinin düşmanca
faaliyetleri, onlara yönelik bazı askerî seferler düzenlenmesini
gerekli kıldı. Hz. Peygamber'in hicretinden sonra Kureyş ileri
gelenleri Medine'deki Yahudi ve münafık reislerine mektuplar ve
haberler göndererek onları İslam'a karşı kışkırtıyor,
kendileriyle işbirliğine çağırıyor, ayrıca kendilerine yardımcı
olmadıkları takdirde sadece Müslümanları yok etmekle
kalmayacaktarı, onlara yataklık ettikleri için gayri müslim de
olsa Medine'deki herkesi cezalandıracakları tehdidini
savuruyorlardı. Bu düşmanlık ve tehditler, sadece sözde kalmadı
ve zamanla uygulamaya konuldu. Hicretin üzerinden henüz yeni bir
yıl geçmişti ki Kürz b. Cabir el-Fihrî adlı bir müşrik,
yanındakilerle birlikte Medine'nin dış meralarında otlayan
sürülere bir baskın yaptı ve bir miktar zarara yol açtı. Bunun
üzerine Hz. Peygamber, Kürz b. Cabir'i takibe çıkmış, bu tür
tecavüzlerin tekrarlanmaması için gerekli tedbirleri de
almıştır, işte bu tedbirlerden biri olarak çıkarılan Abdullah b.
Cahş seriyyesinde ilk kez müslümanlarla müşrikler arasında
çatışma çıktı ve kan döküldü (2/624). Bu çatışma sırasında
müşrik ileri gelenlerinden Amr b. el-Hadramî öldürülmüştü: Harp
için zaten fırsat kollayan Mekke müşrikleri bunun intikamı için
derhal harekete geçtiler. Bu arada geliri ile harp masraflarını
karşılamak üzere çıkarılan Ebû Süfyan kervanının Hz. Peygamber
tarafından takip altına alınması, Kureyş'ir harp niyetini
hızlandırdı ve Bedir Gazvesi vuku buldu (2/624). Bedir harbi,
müşriklerin tam bir hezimeti ile sonuçlanmış ve İslam devleti
azılı bir çok düşmanından kurtulmuştu. Bu arada Hz. Peygamber'in
İslam devleti'nin vatandaşları kabul ettiği, bu sebeple de
kendiler ile anlaşma yaparak can ve mal güvenliklerini sağladığı
din ve vicdan hürriyetlerini tanıdığı Yahudi kabilelerinden
Kaynuka oğulları'nın serkeşlikleri ortaya çıktı. Bedir savaşının
sonucu karşısında duydukları üzüntü, Kureyşlilere ulaştırdıkları
taziyeler, ikaz ve nasihatlara karşı serkeş tavırları ve bütün
bunlara ilave olarak müslümanların ırz ve namuslarına tasallut
edip bir de müslümanı öldürmeleri, Medine'den onların
sürülmeleri neticesini doğurdu. (2/624). Böylece İslam devleti
bizzat içte önemli bir tehlikeyi ve bir çıbanbaşını bertaraf
etmiş oluyordu. Bunu izleyen yıllarda vuku bulan ve islam tarihi
kaynaklarının bütün teferruatı ile naklettiği Uhud ,
Benu'n-Nadir, Benül-Mustalık, Hendek, Benü Kureyza Hayber, Mekke
fethi, Huneyn, ve Tebük gibi büyük gazveler başta olmak üzere
Hz. Peygamber'in bütün seferleri ile çıkarılan bir seri seriyye
hep İslam devtetinin giderek daha da güçlenmesini sağlamıştır.
Ayrıca bütün bu seferler ve muharebeler, Hz. Peygamber'in eşsiz
bir komuta gücüne, büyük bir sevk ve idare kaabiliyetine,
ölçülmez bir cesaret ve şecaata sahip olduğunu ispatladı. Yalnız
bizzat Hz. Peygamber'in hadislerinde: "...Ben rahmet
Peygamberiyim, ben harp peygamberiyim" (ibn Hanbel IV, 395; V,
405) şeklinde ifadesini bulduğu gibi, zaruri olduğu zaman harp
peygamberi olan Hz. Muhammed, aslında sulhu harbe daima tercih
ediyordu. Hz. Peygamber'in duyduğu sulh arzusu, hicretin altıncı
yılı sonlarında Kureyş'le imzalanan Hudeybiye Musâlahası'nda
Kureyş'in ileri sürdüğü, ilk bakışta müslümanlar açısından çok
ağır görünen ve hatta Hz. Ömer'in dilinde ifadesini bulduğu
üzere Ashabı kiram tarafından "zillet" gibi kabul edilen bir
takım şartlar O'nun kabülünü gerektirmişti. Gerçekte bu şartlar
daha sonra tamamıyla müslümanların lehine dönüşmüş ve Hudeybiye
barış anlaşması "apaçık bir fetih"olmuştu (el-Fetih-48/1
ayetinde bu hususa işaret olunmaktadır). Bu barış sayesindedir
ki Kureyş'in İslam'a düşmanlıkta baş çeken reisleri İslam
saflarında yer almaya başladı. Yine bu musalaha sayesindedir ki,
İslam'ın sesi baştan başa Arap Yarımadası'na ulaştığı gibi
Bizans, İran, Habeşistan ve Mısır gibi güçlü ülkelere iletildi
ve cihanşümul İslam daveti hızla ilerlemeye başladı.
Bu arada Hicretin sekizinci senesinde Mekke'nin fethedilmiş
olması ve Mekke halkının tamamıyla İslamiyet kabul etmeleri
sebebiyle müslümanlara hac etme imkanı doğmuştu. Ancak Arap
Yarımadası'nda hala mevcut müşrik Araplar da kutsal bir ibadet
sayarak Mekke'ye hac yapmaya geleceklerinden ve hac sırasında
cahiliye adetlerini irtikap edeceklerinden Hz. Peygamber
müşriklerle bir arada bizzat kendisi hac yapmayı uygun bulmadı.
Fakat haccetmek isteyenlere de engel olmayarak başlarına Hz.
Ebubekir'i hac emîri tayin etti. İşte böylece hicretin dokuzuncu
yılı hac mevsiminde bazı sahabiler haccetmek üzere Medine'den
yola çıkmışlardı; ki, Hz. Peygamber'e Tevbe (Berâe) Suresi'nin
ilk otuzaltı ayeti nazil oldu. Bu ayetler müşriklere verilecek
bir ültimatom ve notayı ihtiva ediyor; bundan böyle hac içinde
olsa hiç bir gayri müslimin Mekke harem bölgesine giremeyeceği,
eskiden cahiliye döneminde Arapların yaptığı şekilde Kabe'nin
çırılçıplak tavaf edilmesi adetinin kaldırıldığı; İslam devleti
ile andlaşması bulunan müşrikler ile münasebetlerin antlaşma
süresi doluncaya kadar andlaşmada belirlenen esaslar içerisinde
sürdürüleceği, antlaşma süresi dolunca yeni bir antlaşma
cihetine gidilmeyeceği ve bu durumdaki kabilelerin ya müslüman
olmak ya da İslam'a düşmanlığı kabul etmek şıklarından birisi
ile karşı karşıya kalacakları, antlaşması olmayan veya
süresinden evvel antlaşmayı bozmuş olan müşrik Araplara ise dört
aylık bir mühletin verildiği, bu mühletin sonunda bu kabilelerin
de ya müslüman olmayı ya da İslam'a düşmanlığı kabul durumunda
olacakları hükümlerini getiriyordu. İşte bu hükümler, yapılan
hac sırasında Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinden hac etmeye
gelmiş farklı kabilelere mensup müşrik Araplara, Hz.
Peygamber'in görevlendirdiği Hz. Ali tarafından tebliğ edildi.
Bu ültimatomu alan müşrik Araplar hac sonrasında memleketlerine
döndükleri zaman tüm kabile mensupları ile bir durum
değerlendirmesi yaptılar ve bu sıralarda Hz. Peygamber'in
gönderdiği İslam'ı tebliğ eden gruplara ve görevlilere İslam'ı
kabul ettiklerini bildirerek İslam devleti'nin hakimiyetine
girdiler. Böylece Hz. Peygamber hicretin onuncu senesinde İslam
dinini ve islam hakimiyetini baştanbaşa tüm Arap Yarımadası'na
ulaştırmış, görevini layıkıyla yerine getirmiş oluyordu.
Tamamlanan islam İnkılabı ve Hz.
Peygamber'in Vefatı
Zamana ve zemine uygun bir şekilde nerede
nasıl hareket edeceğini gayet mükemmel hesap eden ve planlı bir
strateji uygulayan Hz. Muhammed, yirmi üç yıl gibi kısa bir
sürede tarihte eşine rastlanılmayacak büyük bir inkılabı
gerçekleştirmişti. Kırk yaşında peygamberlik görevine başladığı
zaman yapayalnızdı, güçsüzdü, maddi imkanları yoktu. Buna
mukabil, mücadeleye giriştiği toplum, tasavvur edilebilecek en
aşağı seviyede bulunuyordu. Müşriklerin inanç ve ibadetleri son
derece mantıksız ve gülünçtü; ahlak telakkileri müptezeldi; hak,
adalet anlayışları zulmün göstergesiydi; menfaatler her şeyin
üstünde tutuluyordu. Böyle bir ortamda Hz. Peygamber'in yılmadan
yorulmadan, büyük bir azim ve iştiyakta yürüttüğü İslam daveti,
yirmiüç senede öyle bir sonuç verdi ki; artık o dönemden "Asr-ı
Saadet" "Saadet asrı" diye bahsetmek gerekecekti. Hz. Peygamber
gerçekleştirdiği bu büyük inkılabın heyecanı ve görevini
layıkıyla yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisinde kendisine
iman edenleri hicrî onuncu senenin hac mevsiminde hac yapmak
üzere Mekke'de topladığı zaman, genellikle kabul edildiğine
göre, etrafında 114.000 sahabi vardı. Bu hac, Hz. Peygamber'in
son haccı olduğu için ve yaptıkları konuşmalarında bir bakıma
ashabına veda ettiğinden "veda haccı" diye adlandırılmıştır. Bu
haccın yerine getirilişi sırasında Peygamber Efendimiz, muhtelif
ibadet yerlerinde yaptığı konuşmalarında başlangıcından o güne
kadar tebliğ ettiği hak dinin temel esas ve prensiplerini öz ve
veciz ifadelerle, etrafını çevreleyen ashabının şahsında bütün
ümmetine son bir kez daha takdim ediyor ve Rabbinden "Dinin
artık tamam olduğu" mesajını alıyordu (el-Maide, 5/3). Hz.
Peygamber, Veda haccı'ndan Medine'ye döndükten sonra Üsame b.
Zeyd komutasında bir orduyu Bizans üzerine sevketmeye niyetlendi
ve genç komutanını çağırarak gerekli talimatı verdi. Ancak
ordunun sefer hazırlıkları yapılırken Hz. Peygamber'in başlayan
rahatsızlığı gün geçtikçe şiddetlendi ve O'nu bîtab bir şekilde
yatağa düşürdü. Hastalığının ilk günlerinde namaz vakti olduğu
zaman mescide çıkıp ashabına namaz kıldırıyordu. Ama 8
Rebîulevvel perşembe günü akşam üzeri geçirdiği bir baygınlıktan
sonra o günün yatsı namazından itibaren imamlık, Hz.
Peygamber'in emri ile Hz. Ebûbekir'e havale edildi. Hicrî
onbirinci yılın 12 Rebîulevvel pazartesi günü kuşluk vaktinde de
Kelime-i Tevhid getirerek ve Rabbini kasıtla:"... Yüce dosta!"
diyerek Rabbine kavuştu. Hz. Peygamber'in cenazesinin
hazırlanması, yıkanması, kefenlenmesi işlerini Hz. Ali, Hz.
Abbas, Abbas'ın oğlu Fazl, Üsame b. Zeyd gibi yakınları yerine
getirdi. Peygamberlerin vefat ettikleri yerde defnolunacaklarına
dair Hz. Ebubekir'in rivayet ettiği bir hadis dolayısıyla, Hz.
Peygamber'in vefat ettiği Hz. Aişe'nin odasında bir kabir
kazıldı. Bu arada Ashab-ı kiram grup grup gelerek Rasul-ü Ekrem
için cenaze namazı kıldılar. Oda küçük olduğundan küçük
cemaatlar halinde kılınan cenaze namazı bir hayli uzun sürmüştü.
Bu sebeple Hz. Peygamber'in naşı ancak çarşamba günü gece vakti
kabre indirilebildi.
Peygamber Efendimiz vefat ettiklerinde 63
yaşında idi.
Seni
seviyorum MUHAMMED